RESÛLULLAH VE SAVAŞ (2)
Şeytanî duygu ve uygulamalarla çılgınlaşıp İslâm diyarlarını talan eden şer güçler gittikçe gemlenemez pozisyona gerdiler.
Bunların vasıflarını ve şeytanî taktiklerini afişe eden Cenab-ı Hak, onların ilginç özelliklerini aşağıda ki gibi vitrinlemektedir.
“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ait söylemleri senin hoşuna gider. Bir de kalbinde olan güya iyiliğe Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o düşmanlıkta en amansız gaddar olandır.
O, bir iş başına geçti mi yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için koşturur. Allah bozgunculuğu sevmez.” Bakara:2/ 204,205
Haksızları engelleme ve haksızlıkları giderme durumunda olan özellikle o zamanın müslümanları çok acı çektiler ve büyük mağduriyetler yaşadılar.
Zulüm yoğunlaşınca ve mağduriyet dayanılmaz boyutlara ulaşınca, Allah Teala tarafından müslümanlara savaş izni verildi.
Kendilerine savaş açılan müminlere, savaş izni verildi. Çünkü onlar zulmedildiler, mazlûm oldular. Şüphe yok ki Allah, müminlere yardım etmeye elbette kâdirdir. Hac 22/39
Müslümanlara savaş izni verildikten sonra da savaşın ilkeleri de sistematize edilerek belirlendi.
Burada, yukarıda verilen ilkelerle beraber çok önemli bir hususa dikkat etmek gerekir: Evet her âyette verilen ilkelere çok dikkat ederek okumak gerekmektedir. Bu âyet meallerine dikkat ettikçe, Allah Teala’nın muradında ve müslümanların uygulamalarında ne kadar tabi’i ve ne kadar ilginç hikmetler olduğu görülecektir.
Allah Teala’nın muradında hiçbir zaman ve hiçbir ortamda ilk saldırı ve tecavüz yoktur. Kâinat mülkünün hükümranı hep adaletli olmayı emreder ve başta şanlı Peygamber olmak üzere müslümanlar da buna daima sadık kalmışlardır.
Kur’an’ın bu müstesna direktiflerini tüm açıklığı ile çeşitli beyanlarda görmekteyiz.
Nahl Sûresinin yüz yirmi altıncı âyetinde ki, uyarıcı ilkeyi yukarıda okuduk. Onu yeniden değerlendirebiliriz.
O yüce beyanda, müslümanların kendilerine işkence çektirenlere ceza vermeleri bile hassas bir kritiğe bağlanmış ve mutlaka kendilerine yapılana karşılık vermeleri öngörülmüş, aşırı gitmelerinin önü kesilmiş ve üstelik eziyete karşılık sabır etmeleri bile tavsiye edilmiştir.
Şurası çok önemlidir. İslâm hukukunda karşılığı olmayan saldırıya yer yoktur. Bu kesinlikle yasaktır ve suçtur. Müslümanlar önce insanları dine davet ederler. Karşı taraf bu daveti kabul ederse onlar da artık İslâm kardeşidir. Böyle pozisyonlarda hiçbir problem söz konusu değildir.
Zaten Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, azgınlıktan kesinlikle ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu reddeder ve Allah’a inanarak güvenirse kopmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, her sesi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir. Bakara:2/256
Yukarıdaki âyette de görüldüğü gibi Kur’an, iki sistemin varlığına dikkat çeker. Biri Allah Teala’nın sistemi, İslâm, diğeri ise Tağûtun sistemi, küfürdür.
Kâinat mülkünün sahibi Allah Teala’dır. Kâinat diye tasavvur ettiğimiz varlıklar âlemi, kusursuz bir yönetime muhtaçtır. Uzayda sayısız gezegen, gezegen gruplarının bağlı olduğu sistemler, sistemlerin bağlı olduğu galaksiler ve bütün varlıkların, kusursuz yönetimleri olmadan varlıklarını sürdürmeleri mümkün değildir.
Bu sistemi bütünüyle kabul eden ve inanarak bağlılık misakında bulunan İslâm sistemine aittir. Kâinat sisteminin yöneticisini algılamakta ve bu sistemi olduğu gibi kabulde zorlanan ve sahibine gönülden bağlanmayan ise “tâğûtun” taraftarıdır.
Tâğûtun taraftarı olanların çok ilginç özelliklerinden biri, akıl hazinesini yerinde ve yeterince kullanamadıklarıdır. Bunun için tâğûtun taraftarları daima hakka ve haklıya karşı koyar ve hep tepki gösterirler. Tepki gösterip bozgunculuk yapmaktan başka bir şey ellerinden gelmez. Hâlâ yeryüzünde İslâm’a ne kadar karşı koyan şer güç varsa hepsinin yaptığı bundan ibarettir.
Tâğût taraftarları genelde, “şerre,” hak kılıfı giydirirler, daima kendilerini haklı gösterirler ve bu gayretkeşlikle rollerini gündemden düşürmemeye itina gösterirler.
Onlar bu tutarsız debelenmelerini ısrarla sürdürürler. Allah Teala da kendi hükmünü bildirir;
Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler dokunulmazlıklar karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar karşılık verin. Allah'tan korunun ve bilin ki Allah muttakilerle beraberdir. Bakara:2/194
Bu tarzda ilgimizi çeken ilâhî beyanlar, Kur’an’ın çeşitli yerlerinde denge sağlayarak ve doz ayarı yaparak savaş ilkelerini sergilenmektedir. Bu savaş ilkeleri sıralandıkça İslâm’ın yüceliği daha iyi kavranacaktır ve hakikatleri daha açık haliyle görmemiz mümkün olacaktır.
Şimdi şu beyana biraz daha dikkat edeceğiz ve peşinden göreceğiz ki, gerçekten İslâm âdil bir sistemdir.
Sizinle savaşanlara karşı, Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah haddi aşıp aşırı gidenleri sevmez. Zuhruf:43/33
Bu beyanda bulunan Kur’an, bundan daha farklı bir gerçeğe dikkat çeker ve hakkın kabulünü ileri sürer ve gereğinin yerine getirilmemesini savaş sebebi sayar.
O kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allaha ne Âhiret gününe inanmayan, Allahın ve Resulünün haram ettiğini haram olarak tanımayan ve hak din İslâmı din edinmeyen kimselere küçülmüş oldukları halde elden cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaşın. Tevbe:9/29
Burada görüldüğü gibi, Allah Teala’ya ve âhiret gününe iman etmiş olmak, Allah Teala’nın haram ettiğini haram olarak kabul etmek ve mutlaka İslâm’ı hak din olarak seçmek barış düzenini oluşturmaktadır. Aksi takdirde o halkın cizye adı ile bir vergi vermeleri gerekmektedir.
Bunu da kabul etmedikleri takdirde, Tâğût adına bir yol tercih etmeleri sebebiyle meşru düzene direnme pozisyonu karşısında savaşa vesile oldukları ihtar edilmektedir.
Bundan sonra zıt güçlerin çatışma sebebini gündeme getiren Kur’an, çatışma taraflarını itikadî özellikleri ile ilginç bir tablo sunmaktadır.
İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tâğût yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hile tuzağı zayıftır. Nisâ:4/76
Burada tâğûtun yolunda savaşanlardan bahsedilmektedir. Aşağıdaki beyanda da o yolda olanların kâfirler ve munafıklar olduğu tefsir edilmektedir.
Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir orası! Tevbe:9/73
Müşriklerin, Resûlullah efendimize tepki ve eleştiri kasdi ile sordukları ve bunu aleyhte propaganda olarak kullandıkları bir mesele ile olayı değerlendirme yapalım.
Müşrikler münferit ve zorunlu olan çatışma olaylarını koz olarak kullandılar ve savaş aylarında savaş olur mu diye soru sordular.
Cenab-ı Hak, aşağıdaki beyanla bunu cevaplandırıyor.
Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: o ayda savaş büyük bir günâhtır. Allah’ın yolunda alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescidi- Haramın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günâhtır. Zulmetmek ve baskı kurmak ise adam öldürmekten daha büyüktür. Onlar güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler… Bakara:2/217
Bu ilâhî beyanda İslâmın “kırmızıçizgilerinin” önemli bir kısmı gündeme getirilmektedir;
1-Allah Teala’yı inkâr,
2-Allah Teala’nın yolunu kapatıp inananlarını engellemek,
3-İnsanları Ka’be ziyaretinden alıkoymak,
4-Mescid-i Haram haklını öz yurtlarından çıkararak yurtlarından mahrum etmek.
Bu günâhları işleyenler, adam öldürmekten daha çok günâh işlemiş olurlar ve böylelerinin işledikleri suçlar savaş vesilesidir.
Bunları fütursuz yapanların, müslümanlara top yekün saldırıda bulunmaları haber veriliyor ve bunlara karşılık müslümanların da aynı mukabelede bulunmaları gereği vurgulanıyor.
Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, muttakilerle beraberdir. Tevbe:9/36
Kâinat düzenine ve düzenin mutlak sahibinin hükümranlığına ve O’nun yeryüzündeki halifesine düşman olan müşriklerin engellenmesi, eşyanın tabi’i karşılığdır. Bu vesile ile bunların bilinçsizliklerine, şirk, haksız saldırı ve fitneleri yüzünden çıkardıkları huzursuzluklarına “dur” deme görevi Resûlullaha verilmiştir. Bu görevin gerçekleşmesi hususunda O’na Allah Teala tarafından kesin talimat verilmiştir.
Haram aylar çıkınca, artık müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse, yollarını açın kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Tevbe:9/5
Bu beyandaki hükümlere çok dikkat etmek gerekir, aksi takdirde bu beyan, konu hakkında bilgisi olmayanların zihinlerini allak bullak eder. Buradaki ifade çözümsüz bir problem halinde görülür ve işin içinden çıkılmaz bir pozisyon oluşturur.
Tevbe sûresi, savaş hukukunun büyük bir bölümünü içermektedir. Zaten “Berâetün” kelimesi ile başlayan bu sûre, kâinat mülkünün tek ve yegâne hükümranı tarafından en mükemmel diplomatik bir sözleşme olarak sunulmuştur.
Özellikle Mekke fethinden sonra iman edenler dışında kalan müşriklere belli bir süre tanınıyor ve onlara istekleri üzere bir ahit veriliyor. Haram ayları süresince “gezin dolaşın” dendikten sonra bunun bir anlaşma olduğu deklere ediliyor.
Bu sözleşmeye müslümanların kesinlikle uymaları emrediliyor. Amma sözleşmeye uymayıp hatta fitne çıkarıp yaymaya yeltenen müşrikleri volkanik bir ifade ile silkeliyor. Onun için ilk önce “müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” emri veriliyor.
Tabi’i sonrasında “ onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin.” Talimatı peşinden geliyor.
Bunu daha sonra açıklamak üzere diyor ve sizi Allah Teala’ya emanet ediyorum.
İlhan ORAL